Küba’ya gidiyoruz.
Burası sadece bir ada ülkesi değil; zamanın başka türlü aktığı, her sokağın bir hikâye taşıdığı, ışığın duvarlardan sekip renge dönüştüğü yaşayan bir film seti. Eski Amerikan arabalarının gölgeleri, pastel cephelerin yıpranmış dokusu, denizden gelen tuzun yüzeylere bıraktığı iz… Küba, fotoğraf için “güzel” olmanın ötesinde; karakterli, katmanlı ve gerçek bir yer.
Havana’dan başlayıp şehrin kartpostal yüzünden çok arka sokaklarına, mahalle ritmine, sabah pazarlarına, kapı önlerinde oturan insanlara, müziğin sızdığı avlulara giriyoruz. Sonra rotayı adanın damarlarına çeviriyoruz: Viñales’in tütün tarlalarında sisin ve yeşilin tonları; Trinidad’ın taş sokaklarında öğleden sonra ışığının sertleşen gölgeleri; Cienfuegos ve kıyı kasabalarında denizin rüzgârla şekillendirdiği sakinlik… Her durak başka bir tempo, başka bir renk paleti, başka bir hikâye.
Bu seyahatte turistik “gösteri”nin peşinde değiliz. Küba’yı, gündelik hayatın içinden; bakışların, ellerin, duvar yazılarının, kapı tokmaklarının, balkon demirlerinin diliyle okumaya gidiyoruz. Fotoğraf burada bir hatıra değil, bir tanıklık: yüzlerdeki gurur, yorgunluk, neşe; evlerin içindeki loş ışık; sokakta yürüyen zaman.
Gün doğumunda yumuşayan şehir, gün içinde sertleşen kontrastlar, akşam üstü altın saat ve gece… Malecón’da denizin sesiyle uzayan pozlar, dar sokaklarda bir anlık gülüş, bir kapı aralığından sızan ışık. Küba’da her kare, başka bir dönemin içinden çekilmiş gibi; hem tanıdık, hem de dünyanın geri kalanından kopuk bir evren hissi veriyor.
Kısacası: Bu bir “Küba gezisi” değil; fotoğrafın merkezde olduğu, kültürün ve insan hikâyelerinin peşine düşen bir yolculuk. Buradan dönünce yanınızda sadece görüntüler değil, sesler, kokular, ritim ve hafıza getiriyorsunuz.

Bunları da beğenebilirsiniz !

Back to Top